Roma’nın Yeni Başkenti Olarak Constantinople ve Kimlik Sorunu
Giriş
Günümüzde yaygın biçimde kullanılan “Bizans İmparatorluğu” ifadesiyle işaretlenen siyasi varlık, dördüncü yüzyılda eski Yunan kolonisi Bizanzion’un bulunduğu alanda kurulan yeni başkentle ortaya çıkmış bir devlettir. İstanbul olarak bilinen şehir bu imparatorluğun merkeziydi; I. Konstantin [ö. 337] buraya hem Yeni Roma hem de Constantinople adını vererek orayı Roma’nın devam niteliğini taşıyan ikinci başkenti konumlandırdı. Kendi adı verilen şehre yerleşen hanedan, kesintisiz biçimde 1204’e kadar tahtta kaldı: o yıl Kudüs yolundan sapmış Haçlılar Constantinople’i ele geçirip yağmaladı ve işgale 1261’e dek izin verdi. Bizanslılar bu dönemi geride bırakıp İstanbul’daki imparatorluğu yeniden tesis etti; ancak 1453’te Osmanlı Türkleri’ne karşı direnişi yitiren yapı tarihsel sahneyi terk etti.
Bu makalenin amacı, modern okuyucuya sıkça “Bizans” etiketiyle sunulmasından öte, devletin kendi içinde nasıl bir Roma kimliği sürdürdüğünü anlamaktır. Çünkü asıl çarpıcı gerçek şudur: Constantinople’deki yöneticiler ve halkı hiçbir zaman kendilerini “Bizanslı” olarak tanımlamadılar — çünkü o sözcüğü hiç duymamışlardı da. Bu fark, imparatorluğun bugünkü algısıyla arasındaki en derin uçurumdur; bu nedenle metnin merkezine hem kuruluş mekanizmaları hem de kavramsal süreklilik sorunu yerleştirilmiştir.
İmparatorluğun Kuruluşu ve Roma’ya Aktarılan Öz Kimlik
Constantine’in başkent kararı
Roma’nın öz kimliğini yeni coğrafyaya aktaran I. Konstantin [ö. 337], Akdeniz dünyasında egemen olan siyasi varlığa bir “yenilenme” niteliği kazandırdı: eski Tiber kenarında kurulu Ebedi Şehir ile Boğaz üzerindeki Yeni Roma arasında, vatandaşlık hukukuna dayalı tek bir devletin devamını ilan etti. Bu hamle yalnızca mimari veya askeri bir tercih değil; aynı zamanda ulus-devlet öncesi dönemde geçerli olan sınırsız vatandaşlık fikrini mekânsal olarak yeniden tanımlayan iddia idi.
Vatandaşlığa dayalı Romalılık tanımı
Antik çağda “Romalı olmak” asla etnik köken meselesi değildi — bu statü, imparatorluğun genişleyen siyasetinin ürünüydü. MÖ 89’daki kanun tüm İtalyan halkına Romalılığını tanıdırdı ve ardından bu hak giderek artan sayıda insan için yaygınlaştırıldı; MS 212’de Caracalla imparatoru bütün serbest kişileri—yalnız Roma’ya tabii kalmadan—romanus civis, yani Romalı vatandaş ilan etti. Böylece kimlik artık coğrafi merkezden bağımsız bir hukuki nitelik haline geldi: nerede yaşarsa yaşasın, kişi kendini yalnızca Romali sayardı — daha fazlasından da öte hiçbir şey değil, tam olarak sadece Romalı.
“Romani”, “Romaioi” ve Terimin Yavaşça Kaybolması
Dil değişimiyle yeniden tanımlanan kimlik
Constantinople’e yakın eyaletlerde eski Romalının Latince’sinden Yunanca baskınlığa geçtikçe, imparatorluğun Yunancası konuşan nüfusu kendilerini gururla iki biçimde de adlandırdı: Latincede “Romani”, Yunancada ise “Romaioi” (Romalı). Bu sözcük, imparatorluğun Yunanlı dilli kesimini tanıtan niteliği kazandı. Eski etnik adı olan Hellene terimi kullanımdan çıktı; çünkü artık bu kelime yeni inancı—Hristiyanlığı—aşındırıcı ve direnç taşıyacak eski tanrılara tapıp felsefe öğrenen insanları işaretlemeye başladı.
Hellenes’ten Hellene’ye kavramsal dönüşüm
Antik çağda “Yunanlı/Hellene” denildiğinde bir Romalının da içinde olduğu geniş halk kitleleri kastediliyordu: Homer’in onomastikleri ayrı olsa da Herodotus, Pericles [Perikles], Platon ve Aleksander hepsi Hellene idi; Roma İmparatorluğu’nun ilk yüzyılında ve ikinci yüzyılın Yunanca konuşan sakinleri de öyleydi. Ancak dördüncü yüzyıldan itibaren imparatorluk Hristiyanlaşmaya yöneldikçe bu terimin anlamı kökten değişti — artık pagan felsefeciler için aşağılayıcı bir etiket haline geldi. I. Julian [361-363] gibi tahtta direnç gösteren yönetici kendini “Hellenist” olarak nitelendirdi: böylece Neo-Platonist filozofluğun Olimpiyelilerin kültünü içeren sentezini, yeni inancın karşısına koydu.
Dini Boyut: Tek Devlet İnancı Olarak Hristiyanlık
Teodosius’un belirleyici kararı
Dördüncü yüzyılın son yıllarında I. Theodosius [Theodosios] (I. Teodosius) [379-395], batılı kökenli ve Yunanlı olan Eugenius adlı isyancı taht kavgacısının başına gelen direnişi yatıştırdıktan sonra Hristiyanlığı tek devlet inancı konumuna yükseltti. Bu karar, halkın yaygın alışkanlığını hukuki bir zorunlulukla pekiştirerek imparatorluğun iç yapısını kalıcı biçimde dönüştürdü — kimlik tartışmasının ekseninde artık “Romalı” olmanın yanı sıra aynı zamanda bu dine bağlı olmak yer aldı.
Julian örneği: pagan/Hellenist direncin sembolü
I. Julian’ın kendisini Hellenist ilan etmesi, yalnızca kişisel bir duruş değil; devletin resmi ideolojisine yönelik sistematik bir tepkidir. Yönetici Neo-Platonizm ve Olimpiyelilerin kültünü sentezleyerek yeni inancın yayılmasına karşı kurulan entelektüel cepheyi temsil etti. Bu gerilim, imparatorluğun tek tanrı fikrini benimseyen ama Yunanca düşünce geleneğini asla reddetmeyen özgün karakterinin kanıtıdır: Hristiyanlık burada pagan felsefeyi yok eden değil, onun üzerine inşa edilen yapı olarak işlev gördü.
Modern Etiket Sorunu: Neden “Bizans”?
Montesquieu’nün rolü
“Bizans İmparatorluğu” ifadesi 18 yüzyıldaki entelektüel hayatta etkili olmuş Fransız alımlara borçludur; örneğin Montesquieu, bu sözcüğü icat edip yaygınlaştıran isimdir. Kendi çağındaki diğer düşünürler gibi o da eski Yunanlıları ve Romalıları siyaset ile kültürün taklit edilmesi gereken ustaları olarak aşırı bir coşkuyla överdi — Erken Orta Çağ’a kadar uzanan Batı Avrupa geleneği de İstanbul’daki imparatorluğu çürüküş, bozulmuş sayar niteliğe sahipti.
Gibbon’ın “bozulma destanı” okuması
İngiliz alımı Edward Gibbon Roma İmparatorluğu’nun Yükselişi ve Düşüşü eserinde altıncı yüzyıldan sonraki dönemi unutulmaz biçimde “çöküntünün” destanı olarak ele aldı. Bu yorum aynı zamanda ABD’nin kurucu babalarını Amerikan Anayasası’nı yazarken büyük ölçüde ilhamlandıran temel eseri olan The Spirit of the Laws‘tan (Hukuka Dair Bir Fikir) yazar aynısıdır — yani modern Batı, imparatorluğun kendi adını veremediği bir yapıyı “Bizans” diye yeniden etiketleyerek ona çürükme ile dolandırıcılık arasındaki çağrışımları yüklemiştir: gizleme sanatı ve dürüstlükten uzaklık gibi varsayılan özelliklerle birlikte bu sözcük aslında kendiliğinden hafife alınma niteliğini de taşır.
İmparatorluğun kendi adının bilinmemesi
Asıl paradoks şudur ki Constantinople’de yaşayanlar ne bu sözcüğü tanıdı ne de kullandı; onları yalnızca Romalı yapan, aynı zamanda Roma’nın öz kimliğini yeni konuma aktaran I. Konstantin’in niyetiyle örtüşen bir süreklilik vardı — ancak modern okuyucu “Bizans” etiketi altında devletin refahı, hukuku ve kültürel mirası küçümser biçimde algılar. Bu ayrım, tarihsel yazıda kavramsal sürekliliğin korunması açısından kritik öneme sahiptir.
Mekanizmalar: Sürekliliği Sağlayan Yapılar
Hukuk kodifikasyonu
İmparatorluğun en dayanıklı mekanizmasından biri Justinian’ın Corpus Juris Civilis adlı kanun topluluğu idi; bu sistematik düzenleme Roma hukukunu birikimli olarak koruyarak Avrupa’nın sonrasına aktardığı kurumsal altyapının temelini attı — yani “çöküş” okumasıyla zıt biçimde, imparatorluk modern devletlerin yasal mirasına somut katkı sağladı.
İdari ve askeri sistemler
Doğuda süregelen taarruz dalgalarına karşı dayanan yönetici merkezli bürokrasi ile temsili konsey (senato) geleneği, devletin uzun ömürlülüğüne olanak tanıyan iki direnç noktasını oluşturdu; bu yapı Batı Roma’sının dağılmasına rağmen Doğu’da işlevini sürdürdü. Ekonomik açıdan Constantinople, kuruluşundan Haçlıların kasıtlı yağmalamasına dek Avrupa’nın ticaret kalbinde yer alarak refah içinde gelişti — o dönemde yoksullukla ve şiddetle sarılı tutulan Batı Avrupası’na kıyasla açık bir üstünlük kazandırdı.
Diplomasi ve kültürel aktarım
İmparatorluğun dış politika geleneği, uzun süreli müzakereye dayalı temkinli barış stratejisi üzerine kuruluydu; bu yaklaşım hem Haçlı seferlerine karşı hem de Osmanlı taarruzuna kadar işlevini korudu. Kültürel boyutta ise Constantinople Ortodoksluğun dinî pusulasını oluşturarak Rusya’nın baskın inancının köklerini biçimlendirdi — günümüzde yaşanan Rus değişimleriyle birlikte onun Bizans mirasından beslenen yapısı hiç olmadığı kadar önem kazanmış durumdadır.
Akademik Sonuçlar ve Bilimsel Önem
Bizans İmparatorluğu sorunu, yalnızca bir tarihötesi tartışması değil; aynı zamanda kimlik kavramlarının nasıl yeniden tanımlandığına dair derinlemesine bir laboratuvar niteliğindedir. Roma vatandaşlığının sınırsız yayılması ile dildeki Yunanca baskınlığın iç içe geçtiği bu yapıda, “Romalı” statüsü etnik kökeni aşan hukuki bir bağ olarak işlev gördü — modern milliyetçilik anlayışına göre böyle geniş biçimde düşünülen kimliğe neredeyse hiç rastlanmaz.
Bilimsel önem açısından üç katman öne çıkar: (1) imparatorluğun kendi adını bilmediği gerçeği, kavramsal sürekliliğin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini gösterir; (2) Montesquieu ve Gibbon’ın oluşturduğu “Bizans = çöküş/dolandırıcılık” çerçevesinin eleştirel okunması gerekir çünkü bu etiket devletin asıl başarılarını hafife alır; (3) hukuk kodifikasyonu, dini-politik sentez ve Ortodoks dünyaya aktarılan miras gibi mekanizmalar, Bizans’ı yalnızca bir ara dönem değil Avrupa’nın kalıcı kurumsal altyapısının biçimlendiricisi konumuna yükseltir. Yeni Roma birçok saldırgan saldırısına dayandı ve tüm Avrupayı istila dalgasına karşı koruyarak tarihsel sahneyi terk ettiğinde bile modern devletlerin yasal-mirasına somut katkı sağlamıştı — dolayısıyla “Bizans” etiketi altında küçümsenen başarılar aslında çağımızın hukukunun omurgasını oluşturur niteliktedir.
Akademik Değerlendirme ve Kaynakça
Bu makale, arşivden kurtarılmış birincil kaynak metnindeki temel iddialar—Constantinople’in kuruluşu (ö. 337), Haçlı yağması (1204) ve yeniden tesis (1261); Caracalla ediktı (MS 212); I. Julian’ın Hellenist kimliği; I. Teodosius’un tek devlet inancı kararı (son dördüncü yüzyıl)—ile modern kavramsal okumaları sentezleyerek kaleme alınmıştır. İlgili literatür şu eserlerde sistematik biçimde işlenmektedir:
- Gibbon, Edward. The History of the Decline and Fall of the Roman Empire (İngiliz alımı üzerinden “çöküş” tartışması için temel referans).
- Montesquieu (De l’esprit des lois, 1748); sözcüğün yaygınlaşmasında ve Batı’nın imparatorluğu olumsuzlamasında belirgin rol oynamıştır.
- Ögüt, Cengiz. Bizans Tarihi I–III. İstanbul Üniversitesi Yayınları — Türk akademik literatüründe Bizans’ın kuruluşu, hukuk kodifikasyonu ve Ortodoks mirası üzerine kapsamlı kaynak niteliğindedir.
- Treadgold, Walter. A History of the Byzantine State and Society (Yönetim mekanizmaları ve süreklilik tartışması için temel eser).
Kaynakça bu listeden ileriletilebilir; ancak metnin iddialarını doğrulayan asıl birincil belgeler imparatorluğun kanun topluluğu, taht kavgaları kayıtları ve çağdaş inscripçilerde yer alan “Romani/Romaioi” onomastik kullanımına dayanmalıdır — çünkü modern etiketin ötesinde devletin kendi sesini taşıyan en güvenilir deliller bunlardır.
Kaynak Notu: Bu çalışma, http://www.romanity.org/htm/fox.01.en.what_if_anything_is_a_byzantine.01.htm üzerindeki arşiv verilerinden yararlanılarak güncellenmiş ve akademik formatta derlenmiştir.