Filozof Gilles Deleuze, sanal (virtual) ile gerçek (actual) arasındaki ayrımı, Henri Bergson’un bellek üzerine radikal kuramını bir yaratım ontolojisine dönüştürerek ortaya koydu. Sanalı gerçeğin ta kendisi sayılan, kuvvetlerin yoğunluğundan oluşan bir matris olarak yeniden tanımlayan Deleuze, evrenin kapalı bir sistem değil, sürekli değişim içinde açık bir sistem olduğunu gösterdi. Bu kavramsal hamle, Bergson’un felsefesini anlamak ve dolayısıyla Deleuze’un felsefe yapma yöntemini kavramak için kritik öneme sahip.
Günlük dilde sanal sözcüğü çoğunlukla bilgisayarlar, internet ya da gerçeğe uymayan soyut bir şeyi çağrıştırır. Oysa Deleuze için bu terim teknolojik değil, teknik ve ontolojik anlam taşır. Bu bağlamda sanalı teknolojinin ürünü simülasyonlardan arındırıp felsefi anlamıyla yeniden ele almak gerektiği vurgulanıyor.
Felsefede Sanal Gerçektir, Dijital veya Simüle Edilmiş Değil
Sanal kavramının teknolojik çağrışımlarından kurtarılması gereken bir felsefi terim olduğu savunuluyor. Deleuze’un bu kullanımı, yaygın anlamdan oldukça farklı işliyor: Bir şey dijital olarak simüle edildiğinde sanal sayılır—sanal bir toplantı, sanal gerçeklik veya sanal asistan gibi. Düzenli kullanımın tehlikesi, sanalı gerçeğin yerini alan, var olanın soluk ya da yaklaşık bir sürümü (gerçek) ile ilişkilendirmesidir. Yani bir şeyi günlük dilde sanal olarak adlandırmak, onu bir eksiklik olarak kaydetmek anlamına gelir.
Deleuze’un sanal kavramına bakışı, tüm ontolojik hiyerarshi başaşağı çeviriyor. Sanal, gerçeğin daha düşük bir biçimi değildir; gerçekten daha az gerçek değildir ama varoluşunun farklı bir modunu taşır. Bu ayrımı anlamak, Deleuze’un Bergson’u okumasını anlamadaki tek ve en önemli kavramsal hamle sayılır. Bergson’un çalışması ise Deleuze’un felsefe yapma yöntemini anlamak için anahtar konumundadır.
Ayrım, sanal ile gerçek arasındaki ayrımıdır; ikisi de gerçektir. Onları ayıran varoluş modudur. Gerçek, açıkça ve algılanabilir biçimde verilen şeydir; uzay ve zamanda belirli bir konum işgal etmelidir. Sanalsa, şu anda gerçekleşmeksizin var olan ama etkilerinin gerçeğin etkileri kadar gerçek olduğu şeydir.
Bergson’un bellek analizi buna örnek gösterilebilir. Bergson’a göre geçmiş kaybolmaz; beyin “sabit diskinde” geri getirilmek için bekleyen bir yerlere depolanmaz. Ve kuşkusuz soluk bir kopya ya da nörolojik bir iz de değildir. Saf bellek sanal biçimde var olmaya devam eder. Sürekli özneye présent olur ve mevcut eylemin ihtiyaçlarına göre ona hizmet eder.
Bergson’a Geçmiş Tamamen Gerçektir, Artık Présent Değil
Bergson’un bellek kuramı, neredeyse her yaygın varsayımı çaprazlayan bir ayrım üzerinde başlar. Filozoflar ve psikologlar belleği genellikle solan bir algı olarak ele almıştır; deneyimin loş bir kopyası, duyusal bir yankısı gibi. Present algıyla anı arasındaki fark, başka bir deisle, derecenin farkıdır: Algılar canlı ve doğrudandır; anılar uzak ve belirsizdir. Oysa Bergson bu yaygın yorumlara karşı çıkar. Geçmiş ile arasındaki fark derecenin değil, türün farkıdır.
Belleğe dair yaygın tablo, zamana dair yaygın tablodan gelir: zamanın doğrusal bir anlayışı. Bir an diğerini izler; bir anda biriyle arasındaki tek fark, algılanan netliğin farkıdır. Zamana dair bu doğrusal imgelem Bergson tarafından reddedilir. Buna karşılık sürekli olmaktan çıkan, sürekli geçen şey prestanttir. Geçmiş ise kararlı olarak kalır. Bellek olmadan algı da olmaz. Geçmiş, ardışık her presentle sanal biçimde eşzamanlıdır. Present, etkin olma modudur; geçmiş ise saf varoluş modudur.
Deleuze, Bergsonism adlı kitabında geçmişi şöyle tanımlar: Geçmiş artık eylemekte ya da yararlı olmaktan vazgeçmiştir ama olmaktan vazgeçmemiştir. Kendi içindeki varoluşla özdeşlidir. Bu bizi Bergson’un en sezgisel karşıtı iddialarından birine yönlendirir: geçmiş, presentle eşzamanlıdır. Presentden sonra gelip geri çekilmez; tam da present deneyimlendiği anda, onunla birlikte kurulur.
Deleuze Bergson’un Belleğini Evrenin Yapısına Dönüştürüyor
Deleuze’un kesin müdahalesi, Bergson’un iç deneyimin felsefesinden çıkardığı görüşleri büyük, kozmolojik bir ontolojiye çevirmektedir. Bergson çoğunlukla insan psikolojisinin kuramcısı olarak yanlış okunur; süre ve bellek bilinç tiyatrosuna hapsedilir. Deleuze ise bu geride kalan öznelciği ortadan kaldırır ve bununla birlikte bilimin ve analitik felsefenin Bergson’a yönelttiği eleştirilerin de bir kısmını.
Deleuze, Bergsonian saf bellek kavramını sanalın statüsüne yükseltir. Böylece bağımsız, nesnel bir varoluş boyutu haline gelir. Sanal, zihinlerimizde köşeye sıkıştırılmış psikolojik bir arşiv değildir; evrenin kendisinin yapısal, uzamsız matrisidir. Maddei nesneler kristalleşmeden önce kendi gerçekliğiyle titreşmeye devam eder.
Sanal gerçekten de tamamen gerçektir ve diferansiyel kuvvetlerin, yoğunlukların ve genetik eğilimlerin sıvı bir manzarası olarak var tiênir. Önemlisi, sanal alan boş boş durmaz; kendi etkinliği onu ayırır. Sanal, gerçeğin üretimini sürükleyen temel motor işlevi görür.
Sanal gerçekleştiğinde (actualize olduğunda), kendini gerçekliğe bir damga ya da kalıp gibi kopyalamaz. Farksallaşarak üretkendir; gerçekten öngörülemez, biçimsiz yeni formlara patlar. Bu kavramsal yükselişle Deleuze, bellek kuramını saf yaratımın radikal ontolojisine dönüştürür ve evrenin asla statik, bitmiş bir ürün değil, sürekli değişim ve kaotik olma içinde açık bir sistem olduğunu kanıtlar.

Gerçekleştirme Üretir, Gerçeğe Dönüştürme Sadece Kopyalar: Farkın Önemi
Sanalı varoluşun tam bir boyutu olarak kurduktan sonra Deleuze, hesabını keskinleştiren başka bir ayrım daha getirir: gerçekleşirme (actualization) ile gerçeğe dönüştürme (realization) arasındaki fark. Bu iki süreç kolayca karıştırılır. Deleuze onların temelden karşıt olduğunu göstermekle yetinmez; ayrıca bunları karıştırmanın hem yaygın aklın hem de felsefenin en kalıcı hatalarından biri olduğu uyarısında bulunur.
Gerçeğe dönüştürme sırasında, mümkün olan gerçekte olur. Gerçeğe dönüştürme, önceden biçimlenmiş bir mümkünü öngörür. O anda gerçekleşen, yalnızca olabilenin varoluşa gelmesidir; yoktan varlığa geçiştir.
Aristotelesçi mantığa göre mümkün, yalnızca bir fantezdir; gerçeğin yansıtılmasıdır. Bergson bunu felsefenin en derin illüzyonlarından birinin kaynağı olarak tanımlar: doğruyun geriye dönüş hareketi. Doğruyun geriye dönüş hareketi, gerçeğe hazır bir imge geçmişe geri projekte etmek ve onu mümkün olarak adlandırmak sürecidir. Mümkün, çünkü onun imgesiyle inşa edildiği için gerçeğe benzer.
Bergson’un bu illüzyonu açıkladığı örnek bir sanat eseridir. Bir senfoni ya da roman var olduktan sonra, her zaman “mümkün” olduğunu söyleriz. Ancak ondan önce o belirli mümkün hiçbir yerde gerçekleşmeyi beklemedi. Mümkünü ancak gerçek şey ortaya çıktıktan sonra geçmişe geri okuruz; bunu yaptığımızı unutur ve mümkünün önce geldiğini düşünürüz. Bu geriye projeksiyon, Deleuze’un doğruyun geriye dönüş hareketi olarak adlandırdığı şeydir.
Gerçekleştirme (actualization) kökünden farklıdır. Sanal, ürettiklerine benzer değildir. İçinde ister minyatürk ister taslak olsun, içinden çıkacak formlar ve varlıklar çeşitliliğini içermez. Sanal gerçekleştiğinde aynı zamanda farksallaşır; sanalın yapısından öngörülemez dallanma hatları aracılığıyla gerçekten biçimsiz yeni formlar üretir.
Bu nedenle gerçekleştirme indirgenemez biçimde yaratıcıdır. İşte Deleuze, sanaldan gerçeğe hareketin gerçeğe dönüştürmenin sade açılımından farklı olarak gerçekten bir üretim olduğunu ısrarla vurgular.
Sanal, Gerçek Sürekli Üreten Açık Bir Sistem Hale Getirir
Deleuze’un sanal-gerçek eksenindeki ısrarı, yalnızca sözcük oyunu egzersizinden ibaret değildir. Yakından okumak, dünyanın içsel yaratıcılığını geri kazanmak anlamına gelir. Bu izleyi Bergson’un saf belleğin psikolojik ontolojisinden saf olmanın kozmolojik mimarisine kadar takip ederek, gerçeğe dönüştürme ve “mümkün”ün statik ve paketli illüzyonları tamamen yıkılır. Gerçek, önceden biçimlenmiş planları dağıtan steril bir makina olmaktan çıkar; bunun yerine radikal biçimde açık, yoğun biçimde yapılandırılmış ve kendi inşalarıyla hizalanmayı redded kuvvetlerle dolu bir evrenle yüzleşmek zorunda kalırız.
Bu paradigma kayması tamamen sanalın nasıl gerçekleştiğine bağlıdır. Seteril gerçeğe dönüştürme mekanizmasının aksine, yalnızca varlıkları fantezlerden ve fantezleri varlıklardan biçimlendiren bu mekanizma, gerçekleştirmenin radikal ve öngörülemez bir dallanmasını gerektirir. Hatta Deleuze’un tarzında iddia edilebilir ki bu bir gerektirir.
Belki de dirençli, rizomatik olma zincirlerine yayılan birden fazla kaçış çizgisi. Sanal matrisi, gelecek hakkında minyatürk planlar içermez; gelecek radikal biçimde açıktır ve gerçekliği sürekli kendini farksallaştıran bir kuvvet haline getirir. Dünya fiziksel ortaya çıkmanın tam anında dönüşür.
Deleuze felsefeyi ve dolayısıyla gerçeği canlandırır. Artık gözlemeliyoruz; sanal geçmişin prestantımızı biçimlendirdiğini, evreni kendi yaratıcı parametrelerini sonsuz yeniden icat etmeye zorladığını hissederiz.
Bu açıdan bakıldığında, sanal ile arasındaki ayrım Deleuze’un en kritik felsefi katkısı sayılır. Sanalı anlamak, dünyayı parlatılmış müze eserlerinden oluşan homojen bir diziye indirgemeyi reddetmek; bunun yerine kendini sonsuz yeniden yaratan açık bir sistemi entelektüel biçimde benimsemektir.
Hareket halindeki bir bedenin örtüşen izlerinden damlanın sıvı yakalamasına, fırçanın canlı darbelerine kadar Deleuze’un Neo-Barok felsefesi bize günlük hayatımızın görünüpte kararlı yüzeylerinin altında gerçeğin yine de inkar edilemez biçimde can olduğunu hatırlatır.




1 yorum